4 Kasım 2009 Çarşamba

when your minds made up



çok tatlı bir filmdir.. izlemelisiniz muhakkak...

Falling Slowly

8 Ekim 2009 Perşembe

gocunmazsan yağ üzerimize yağmur....




yağmurlar yağsın...

yağmurlar yağsın...
yağmurlar yağsın...


hep yağmur yağsın hep yağmur....


arındırsın bütün kirlerimizden ruhumuzu
kalbimizi arındırsın
benliğimizi
bizi bizden arıtsın

gerekirse yer yine sarsılırsın, her yer sarsılsın....

ta ki kalbimiz, benliğimiz, bilincimiz sarsılana dek....

niye yaşıyoruz ki zaten!!!

ölmek için mi sadece....

yazık....

31 Temmuz 2009 Cuma



Biraz kitap okumuş ve biraz da belgesel seyretmişim ve ardından blogum düştü hatırıma... Blogumdan uzak kalmam sanırım bi kitap-kafe açmamla başladı, ama kafe işi bitince dönüşüm aynı hızla olmadı, üzüldüm. Çünkü dünya eğitim yuvası, lakin sınavları ve neticeleri öyle çabucak bitmiyor... Bitmeden dönemedim işte.. İnsanları bi nebze daha tanıdım ama hala görmediğim yönleri, yüzleri var sanırım ki büyüdükçe görüyoruz zaten.. Neyse geçen dönem zarfında hayatımda ilginç, güzel, büyük denilebilecek değişiklikler oldu... Geri döndüğüme bir emare olsun bu küçük not....
Biraz daha okuma yapmam gerek; Mustafa KUTLU serisini tamamlamaya az kaldı, son bir iki nefes daha bitecek inşaallah..
Mustafa Kutlu Okuma Günü Bugün... Yani hergün...

11 Aralık 2008 Perşembe

RÜZGAR BİZİ SÜRÜKLEYECEK



Şarkı sözleri içini "Devamını Okuyun" linkini tıklayın...
RÜZGAR BİZİ SÜRÜKLEYECEK

Yoldan korkmuyorum

Tadına varmak, görmek gerekecek

Göğüs boşluğunda zikzaklar

Ve herşey iyi olacak

...orada


Rüzgar bizi taşıyacak

Büyük Ayıya mesajın

Ve yarışın yörüngesi

Kadifeden, yumuşak kısa bir an

Hiçbir şeye yaramasa da

...git


Rüzgar onu götürecek

Herşey yokolacak ama

Rüzgar bizi taşıyacak


Okşayış ve mermiler

ve bu felaket bizi çekip duran

Başka günlerin sarayı

Dünün ve yarının


Rüzgar onları taşıyacak


Omuzdan geçmiş genetik

Atmosferdeki kromozomlardan

Galaksilere giden taksilerden

Ve benim uçan halım der ki


Rüzgar onu götürecek

Herşey yokolacak ama

Rüzgar bizi taşıyacak


Ölü yıllarımızın bu kokusu

Birgün kapını çalabilir

Kaderlerin sonsuzluğunda

Biri ortaya konur, peki karşılığında ne alıkonur?


Rüzgar onu götürecek

Deniz yükseldiğinde

ve herkes kendi hesabını yaptığında

Gölgemin derinliklerine

Senin tozlarını götüreceğim


Rüzgar onları taşıyacak

Sen yokolacaksın ama

Rüzgar bizi surkleyecek

NOİR DESİR - LE VENT NOUS PORTERA

Panama Bandıralı Gemilerle Gidince



İnsan çok uzaklara gitmeye karar verdiğinde denizi tercih etmeli bana kalırsa. Kara gözden kayboluncaya kadar denizde yolculuk etmeli.
Yani bir gemiyle gitmeli insan.
Ayağı toprağa değdikçe uzaklaşamaz insan. Şehirlerden geçtikçe uzaklaşamaz. Çünkü şehir, bir hatırlama biçimidir. Her şehir, içinde bir hatırayı canlandıracak fotoğraflar taşır.
İnsan şehirler geçtikçe kendinden izler bırakır. Şehrin parklarında, tren istasyonlarında, kafelerinde, bulvarlarında, dükkanlardan yükselen şarkılarında, duraklarda, metrolarda bekleyen insanların dalgınlıklarında izler bırakır insan.
Şehirlerde bıraktığın her iz, geri dönmek için bir yol işaretidir.
İnsan denizlerden gitmeli çok uzaklar için.
Geri dönmemek için bir gemiye binmek gerekir. Panama bandıralı bir gemiye hem de. Sebebini bilmiyorum ama bana öyle geliyor ki dünyanın en uzak yerlerine Panama bandıralı gemiler gider. Geri dönülmesi mümkün olmayan yerlere…
İnsanlar sevdiklerinden ayrıldıklarında bir gün geriye dönebilirler hiç şüphesiz
Ama sevgiliden ayrılmak bir deniz yolculuğuna çıkmaktır. Deniz kör eder, mavi kör eder, ufuk kör eder, martılar kör eder, gece kör eder, bir daha göremez insan. Uzaklara gitmek için denize açılan kör olmayı seçmiştir her halde. Bir daha görememeyi yani…
“Bilesin kavuşmak yok İslamlıkta / kavuşan kısmı ancak gavurdur!*” diyor şair. Sevgiliden ayrılmak bir iman teslimiyetidir belki de…
**
Bir adamın, saçlarından tuttuğu kadını sürükleyerek götürmesi gözlerimin önünden hiç gitmiyor.
Kaldırımın kenarına oturmuş, elindeki bıçakla önünde yatan karısının vücudunu onlarca yerinden kesen adam da öyle.
O kadınların çaresizliği kalbimde ağır bir yük oluyor. Sanayi devrimine kurban verilmiş çocukların çaresizliğiyle doluyor hayatım. Ne kadar direnebileceğimi bilmiyorum.
Kapıda birikmiş kötülük, çok içerilerde bir yerde sakladığım küçük masumiyetlerimi istiyor.
Gözlerimden uyku akıyor. Uyumuyorum.
Uyuya kalırsam, o kadınları unutuvereceğim diye çok korkuyorum.
**
Arabeski sevdiğimi duyunca bazı arkadaşlarım şaka yaptığımı düşünüyorlar. Şaka yapmadığımı anlayınca bu kez gerçekten şaşırıyorlar.Unkapanı’nda İMÇ bloklarının en alt katında, penceresiz bodrumlardaki konfeksiyon atölyesinden hayatıma değen müzikler onlar.
Küçükpazar’ı geçince Süleymaniye’ye gelmeden yolun sonundaki Akfa İş Hanı’nın beşinci katından kalma melodiler bunlar.
Bir yere kadar Tom Waits’le, mesela Tori Amos’la, Cohen’le filan gidiyoruz evet. Ama öyle bir yere geliyorum ki hepsi kapıda beklemek zorunda kalıyorlar ve Müslüm’le, Orhan’la giriyoruz konfeksiyon atölyesine.
Konfeksiyon atölyesi kendi dilimde çünkü.
Sefer tası kendi dilimde…

*Süleyman Çobanoğlu

TARIK TUFAN

http://www.tariktufan.com/

29 Kasım 2008 Cumartesi




Tekvir
Bir Bünyamin Bayansal Filmi ...
Meksika Sınırı'nın üç güzel adamı vasıtsıyla seyrettiğim bu filmi sizlerde izlemelisiniz.
Abdüssamed'in o eşşiz sesiyle ve Bünyamin Bayansal'ın gözüyle,
Tekvir suresinin görsel bir tefsiri olmuş bu güzel film...

25 Kasım 2008 Salı

Su Gibi Bir Geliş Olsun Bu Kez



Susarak, susayarak gel...
Bir hiç ol,
Su ol,
Sus ol...

Susmayı bilmiyorsan hiç başlama konuşmaya
Hiç sesini çıkarma,
Hiç görünme
Hiç bakma
Hiç…
Ol…

Saatini durdur ve başla susmaya,
Çiçeklerini sulama ve susmaya başla,
En iyi bildiğin yerden sus şimdi.
Gökyüzüne çevir başını,
Arala ışığa perdeni ve kapını,
Öylece sus.
Su gibi...

Virgülleri topla defterlerden
Ve serpiştir susmalarının arasına.
Bitmesin hiç susmaların,
Konuşmayı öğrenene kadar bitmesin.
Harflerle konuşmaman gerektiğini bilene kadar…
Şimdi çıkar aradan kelimeleri öylece gel,
Sus ve öyle gel.
Gel su gibi...

Gökleri devşir yıldızlardan,
Kokulardan çiçekleri devşir,
Kuşları devşir gökyüzünden
Ve topla gel bütün gerçeklerini…
Gerçekliklerinle gel…
Gel ki söze düşsün bütün düşler,
Susmalar anlamını bulsun.
Yatağını bulsun sular.
Yürekler yitiğini...

Şimdi şarkılar söze gelir,
Özlemler vuslata…
Gökler yağmur verir,
Maviler inşirah,
Ve bir çocuk gülüverir belki de,
Kim bilir…

23 Kasım 2008 Pazar

KİTARO - CARVANSARAY

video

19 Kasım 2008 Çarşamba

hey bana bakın, bu tarafa...




Hey bana bakın, bu tarafa sağınızdayım,
hayır solunuzda şeytan nerde değilse ben ordayım
Biliyor musunuz?
Düşme anında paraşütüm açılmasa da sizin kadar alçağa düşmek istemem,

ölürken ağzının kenarında kalmış yağlı kelimeleri
melekler silerken bende yanınızda olucam..

çenenizi kucağınıza düşüren bu ölümü sessizlik çaputları ile bağlıcam
kutsallığımızı bölüşürken cennet mahkemeleri,
beş dakika hesaplaşma arasında cehenneminizi gerçekliğimle soğutucam
başınızda Yasin yanınızda amme okuyan bu küçük kızın hecelediği
ayetler gibi içinizde rötar yapan pişmanlık uçakları hızla düşecek yere
bakıp bakıp gülücem saç tellerim arasından
gök yüzü göründüğünde başımın göğe erdiğini başörtümle seyredicem
benim başımda bir gökyüzü örtüsü varken siz attığınız
yabani taşlarla ancak kendi ormanınızdaki
kaypak kuşları vurabilirsiniz..


Hey bana bakın, bu tarafa kuyudasınız diye
gökyüzü ufak görünüyor
korkarım birazdan Yusuf a.s. ile karşılaşacaksınız onu
Allah’ın kervanı kurtardı sizide kenan gibi gözyaşı döken
sizide özgürlüklerini bir kuyuya attığınız mazlumların yaşları batırsın


Hey bu tarafa bakın indirin duvarlardan kelepçeleri ve
güneşleri bunu şunu diğerini fırlatın bir duayla sen üstüne kalın bir vicdan,
sen üstüne biraz olsun merhamet al, sense en üstündesin göğün orda kal

Adın ne senin? Başörtüsü

Hemen yerini al ve orda kal

başüstüne bayım baş üstüne



Esra Elönü



DEPLASMANDA PLASEBO

Allah’ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop
ne de çok yer kaplıyor mesela Al Pacino
yardımın gerekiyor Kadıköy’deyim stop.


Allah’ım kaderim bu sentimental ambargo:
Alternatif referans potansiyel salvo yok,
sadece klostrofobi, hicran türbülans ve şok;
cariyeler çekilmiş yeraltına cumburlop.

Allah’ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin
kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?
“Deplasmandır bu dünya” diyor albino şeyhim
plasebo yutturuyor bana depresif doktor.

Allah’ım kaderimden şikâyetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen, Allah’ım bizler senin
falsolu kullarınız, n’olur bizden razı ol.

MURAT MENTEŞ

16 Kasım 2008 Pazar




Gidesim geldi,
Biraz ölesim…
Meleklerin eteklerine tutundum.
Yok oldum, bir tutam nur…
Sanırım şimdi oldu/m…
Kayboldum kendi içimde,

Bütün delilerin akıl erdiremediklerine tutundum.
Gazze’de küçük bir çocuğun elinde taş oldum,
Filistin’de bir annenin gözyaşı…
Mostar’ı oldum, ırak zannedilen yüreklerin,
Beyrut’un gözleri oldum,
İstanbul’un taşlara dahi hayat veren kalbi,
Kırlangıç oldum, yetim çocukları annelerine götüren,
Güvercin oldum, kanatlarımla sakladım sevgiliyi…

Geceye yoldaş oldum, beraber susmak için,
Masalımı kaybettim,
Tutundum hikâyesinde kaybolduklarıma.
Seyyah oldum, gidilmez diyarlara uzandı ellerim.
Gözlerinde asılı kaldım bir çocuğun,
Küçüklere büyük oldum.
Göğün en mavisinde bir bulut,
Bulutların beyazında yağmur,
Yağmurla bereketlenmek için toprak…

Sonbahar oldum,
Yaprak oldum,
Issızı sokağın…
Düş oldum, ayna oldum…
Acılarıma kardeş oldum,
Avazım çıktığınca sustum,
Sessizliklerime söz olsun diye
Bir hüzün kuşuna sustum…
Kuş sustu, ben sustum…

İman ettim, göklere tutundum…
Rabbena! Dedim, Rabbena!
Dedim gizli kalmaz sana yerde ve gökte hiçbir şey
Bilirsini kalplerdekini,
Tuttuğun kalbimi bırakma Rabbena!

15 Kasım 2008 Cumartesi

ULAK GELECEK…



“dudaklar sussa da kalbin yüz dili vardır..”
Ulak…
Uzak bir masal gibi biraz,

Biraz da sanki, en yakınlarda bir köyde yaşanmış gibi,
Nasıl bir öyküydü ki,
Nasıl bir beklenen…
Ulak aslında hiçte uzak değildi,
Herkesin içinde yaşattığıdır belki de ulak,
Herkesin gelmesini beklediği…

“insan sonunu bilmediği şeylerden korkar.”

Bir masal, hem korkutacak sizi, hem yüreklendirip cesaret verecek,
Bir masal, hem üzüp ağlatacak sizi, hem mutlu edip güldürecek.
Bir masal belki de sizin için bir adım olacak…

“yeri göğü yaradanım, kalbimde ve aklımdasın..”

O’nu hissettirecek ve yaşatacak,
O’na güvenip, O’na sığınacak,
O’nun göndereceği kurtarıcıyı bekleyip,
Yine O’nun göndereceğinden cesaret alacak…
O’nun sesi, O’nun sözünü duyuracak…
İçinizde O’nun varlığını yeniden bileceksiniz…


****

“yapan kadar, bilip de susan da günahkârdır..”

Bu masal içimizdeki karaları nura boyayacak belki de,
Sustuklarımıza bir ses olacak,
Sakladıklarımızı âyan edecektir…

“anlatmalı bu masalı, anlatmalı ki yüreğim sönsün…”

İçindeki yangınlardan kurtulmak için bir masal uydur şimdi,
Ve anlat bu masalı, herkese anlat…
Çünkü ;





“bir masala sırf anlatan inanırsa, o masal olur mu hiç?”

Evet, bir masal anlatın şimdi ve inanın,
Sonra anlatın o masalı ki başkaları da inansın
Olur ya inandıkça masalınızı yaşarsınız…

Davut’un dinlediği,
Ferhat’ın düşlediği,
Hekim’in hakikati,
Saffet’in rivayetidir bu masal…

“hayal kuran tüm çocuklara umutla adanmıştır”

Ulak gelecek…

Ulak gelecek…

Ulak gelecek…








4 Kasım 2008 Salı

BAL KLAVUZUNUN İLAHİSİ



Çarparak senin her şeyden örülmüş duvarına
Dedim bunlar benim lekelerimdir
Ey bütün seslerle beni çağıran
İçimdeki bu yabancı yağmuru dindir

Benle bütünleşiyor çünkü taşıdığım yük
Erimezse ne yaparım güneşi bekleyen kalbim
Eşyayla günlerim arasında biriken köpük
Harfleri değil mi ölüm kelimesinin

Açmak için gecenin bütün çeşmelerini
Siyah küller artıran kâbus aralığından
Geçeyim bir incir ve güvercin uykusuna
Geçeyim ötekiyle aynı rüyaya

Ben artık yankısıyım kendi sesimin
Ağzım kaynayan bir dua kovanı
Ve çocukken takındığım vişne küpesi
Ayet gibi çınlatıyor kulaklarımı

Kırılsın en büyük ayna olan toprak
Uykunun kız kardeşi saçlarımı öpmeden
Uçayım kan ve köpük saçarak
Adınla açılan aşkın penceresinden.

Murat Menteş

1 Kasım 2008 Cumartesi

DUBLÖRÜN DİLEMMASI



"Peygamberin otlattığı kuzular kadar masumdu.Ya da bana ilk anda öyle gelmişti.

Üzeri portakal, vişne ve çilek resimleriyle kaplı, yani Meyvendetta reklamıyla ambalajlanmış otobüse yetişmeye çalışıyordu. Çift katlı otobüs durdu, üst katın penceresinden ona bakarken, kalbimin zembereği boşaldı. Gözlerimi kapadım ve yanımdaki koltuğa oturması için dua ettim:"Allah'ım, bunu dilediğim için ayıp etmiş olur muyum?!"

Solumda biri belirdi fakat ilkten cesaret edip gözlerimi açamadım. Yine de o olduğundan emindim. Sol gözümü azıcık aralayıp yana doğru baktım: "Teşekkürler Allah'ım!"

.............

Ferruh Ferman'ın sivribiber yeşili gözleri var: Yüzünden; pusmuş, saldırıya hazır bir kedinin gülünç fakat esrarlı fiyakasını yansıtan gözler. Gözlerinin altında mor nikâh şekeri torbacıkları. Fırlak elmacık kemikleri, uzun favoriler, kısacık top sakal... Düzgün fakat nursuz bir surat. Yine de gülüşü onu aniden masum bir sincaba döndürüyor. Vaziyetin farkında olmalı ki, ikide bir gülümsüyor. İpek kravatıyla dev işkembesini örtenlerden değil; ince yapılı. O da benim gibi, Yaser Arafat’la aynı boyda[1,69 cm].

..............

Buldum! Ben altın kalpli bir serseriyim. Tabii ya. Başka ne olacaktım? Yoldan çıkmış bir derviş;'jamais vu'ya[Jamais Vu: Sık sık yaşadığı bir şeyi ilk defa yaşıyormuş duygusuna kapılmak.] tutulmuş bir profesyonel; bonkörce iletişimsel avanslar veren bir tevazu amelesi; karizmasını istikrarlı bir diğerkâmlıkla örtbas ederek tayin edici pasifliğe varan bir mistiğim...

(Dublörün Dilemması - Murat Menteş)

.................................


.................................

Murat Menteş; bu adam bir deli!…

Bu kitap ise deliliğinin bir delili.

Öylesi güzel bir kurgu ki, daha evvelinde böylesini görmedim diyebilirim.

Hayal gücünün sınırlarını unutup, çoktan aşmış ve hiç de zorlanmamışa benzer.

Öyle güzel ki betimlemeleri son derece ince ve inanılmaz..

Tasvirleri ise, sizleri hayret makamında uçuşlara salıyor..

Bir de felsefe serpiştirilmiş ki sayfalara görülmeye değer…

Ve daha bir sürü güzellik…



Kitap elinizde olduğu sürece, yüzünüzde ki rahatlık çok uzaktan dahi seçilebilecek dereceye ulaşıyor, öyle ki sürekli mütebessim bir surat.

Toplu taşıma araçlarında ya da toplumun olduğu herhangi bir ortamda okuyorsanız biraz daha dikkatli olmanız gerekecek; gülmekten kendinizi alamayacağınız bi çok bölüme rastlayacaksınız çünkü.

Ölmeden önce muhakkak okunacak kitaplardan diyebilirim rahatlıkla.

Hakan Albayrak!ın, arka kapakta kitap için söyledikleri çok hoşuma gitmiştir;

“Çok acayip. Çok tuhaf. Müthiş!.. Böyle bir kitabın yazıldığına inanamıyorum. Okuyun, siz de inanamayacaksınız!

28 Ekim 2008 Salı

Bıraktık korkularımızı uçtuk gittik...





KIRKI ÇIKMAMIŞ SEVDAMIZA ŞİİR

paylaşılan mutluluğu severim
engin denizler kadar güzeldir o.

I

bana ait olmayan cesetleri yaktım bütün gece
küllerini savurdum dans ettim
ay kaydı yıldızlar gülüştü pervasızca
ve saçlarımdan bir ceset düştü suya
aldım öptüm gözbebeklerinden
cazibesini yitirmiş bir kadındın
sen seni ben güzel yaptım.

II

davudi bir sesim vardı sonra kayboldu
yıldızların üzerine çığ düştü ve ellerim
damıttı ellerini-utandın-demek ki biliyorsun
ah, tarihsiz duyguların ilk resmini bulutlara çizilen
gözlerine çiy düşmüştü üşümüştün
aldım ısıttım seni.

III

ben uzaktan severim
seni de öyle sevdim
bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
kuşkanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı uçtuk gittik.

İBRAHİM Tenekeci

21 Ekim 2008 Salı

En güzel şiir; gökyüzü...



"Havai fişek gösterisi de olmasa insanların başını kaldırıp gökyüzüne bakacağı yok. Acınacak bir hal bu: Yıldızlardan habersiz yaşamak."
İbrahim Tenekcei _ ÜzGünlük

çok haklısın be üstat.. insanlar unutmuş göğe bakmayı, gökten bîhaber atılır olmuş şimdilerde bütün adımlar...
adım adım mavilerden uzaklaşmadalar,
adım adım ışıktan,
adım adım ötelerden uzaklaşmadalar...
adımlar dipsiz bir kuyuya götürür belki,
belki sonsuz yalnızlıklara,
yıldızsız gecelere,
manasız iklimlere,
umutsuzluklara,
kederlere,

...

ama dur! dur ki hala umut var.
şimdi kaldırın başınızı ve bir bakın göğe,
gülümsediğini göreceksiniz; gülümseyeceksiniz...
neden umutsuz olunmazmış bileceksiniz,
yalnız değilsiniz bileceksiniz,
mana iklimlerinden ötelere gideceksiniz...

şiirler düzmek isterdim göğe,
şarkılar söylemek,
ona en güzel methiyelerle seslenmek...
ama ben bilirim ki, okumasını bilene en güzel şiirdir gökyüzü....

Göğe selam ile...

18 Ekim 2008 Cumartesi

Aynı Göğe Baktığımızı Biliyor/d/um...



Aynı Göğe Baktığımızı Biliyor/d/um...
Bir acı ki göğümü ıslattı,
Mavileriyle üzerimize yağdı...

İçimden gelen ne varsa, yansıdı yüreğin aynasına ...

Biliyor/d/um aynı göğe baktığımızı ...
Uyumadan evvel seslenmiştim, uyandım seslenişim ses/ini buldu...

Hissikablelvuku...

Özlem, özlenmektir dedim bitti..

.....

"söylee, söyleee...
söylee, söyleee...
ben hangi renk gemi seçeyim?

söylee, söyleee...
ah söylee, söylee...
ben hangi bekleyişin nedeniyim?"

Yaklaşan ayak seslerinle öldürme beni!


Gecede Ayak Sesler

Her zaman
Ayak seslerini duyarız gecede yaklaşan,
Ve kapı sırra kadem basar odamızdan,

Her zaman,
Bulutlar gibi süzülüp giden.

Her gece yatağından
Senin mavi gölgen mi onu uzaklara götüren?
Senin gözlerin ülkelerdir ve ayak sesleri geliyor,
Sardı bedenimi kolların
Ayak sesleri, ayak sesleri
Ah Şahrazad

Gölgeler niçin kurtuluşumu resmeder?
Gelir ayak sesleri girmez içeri.
Bir ağaç ol,
Görebileyim gölgeni.
Bir ay ol,
Görebileyim gölgeni.
Bir hançer ol,
Görebileyim gölgeni gölgemde,
Küller içinde bir gül.
Her zaman,
Ayak seslerini duyarım gecede yaklaşan,
Ve sen yerim olursun sürgündeki,
Zindanım olursun.
Öldürmeye çalış beni
İlk ve son olsun
Yaklaşan ayak seslerinle
Öldürme beni.

Mahmut Derviş

Gökyüzünden düştüğüm güne gidiyorum...




Gökyüzünden düştüğüm güne gidiyorum her gün kaldığım yerden...


Gülümseyen gökyüzüne ne çok benziyorum....

Göğe bakıyorum gülümsüyor, ben de gülümsüyorum göğe ve bütün yüzler/in/e...


Göğe bakıyorum;göğe bakıyor...


Gülümsüyorum; gülümsüyor hüzünle...


Biliyor/d/um aynı göğe baktığmızı ve aynı anda göğe düşler sattığımızı...
Şimdi ben içime gidiyorum toplayıp mavilerimi.
Çünkü biliyorum ki; ne varsa ordadır...


Aynı göğün altında hergün hüzün topladğım! Bütün maviler senin olsun...


.........


"sakla beni bulmasınlar, sabaha kadar..."

;;